Memleket Nire Hemşerim?

Abdülhak Şinasi Hisar, vapurun iç tarafında oturanların, iç tarafta oturanlara, dışarda kıyıya bakan dar, uzun koltuklarda oturanların o civarda bulunanlara yakınlık duyduğunu anlatır bir öyküsünde. Ya siz, siz de öyküdeki gibi düşünüyor, hissediyor musunuz? Aynı semtte oturanları, aynı yerde askerlik yapanları, aynı okulda okumuş olanları ararız ve kendimize yakın buluruz. Hatta tuttuğumuz takımın harflerini ya da kuruluş yılını bir yakınımızdan geçen aracın plakasında görsek ona yol verir ya da yaptığı davranışları hoş görürüz. “Tertip”, “toprağım”, “okuldaşım” ve başka isimlendirmeler bize yakınlık duyabileceklerimizi hatırlatıyorlar. Bir de tabii en çok aranan ve kullanılan kelimelerden biri olan “hemşerim?” var. “Memleket nire?”, “Nerelisin”, “İçinden mi?” gibi hemşeriliği arayan sorular. Tüm bu söylemlerin vardığı bu yakınlık kulağa hoş geliyor ama bize ne kazandırıyor acaba, ya da neden yakınlıktan mutlu oluyoruz? Aynı şehirden olsak ne olacak? Aynı yerde (aynı dönemde) askerlik yapsak ne olabilir? Aynı okuldan mezun olsak? Başka bir soru ile konuyu açmak istersek, niçin benzerlikleri arıyoruz acaba? Az tanıdığımız hatta hiç tanımadığımız kimseler ile konuşurken bir ortak payda arayışı var ama herkesin amaçları farklı olabilir.

Bu arayış için bir neden karşımızdaki ile konuşmaya başlamak veya konuşmayı devam ettirmek ve zenginleştirmek olabilir. Belki bu konuşma uzun vadeli bir ilişkiye doğru da gidebilir. İnsan şöyle düşünebilir: Ortak bir nokta bulursak ben ondan söz ederim, o da söz eder ve konuşma açılır. Eh pek kötü bir durum değil bu, ama burada bir risk olabilir mi? Evet, bu durumda var olan tehlike herkesin kendi bildiğini anlatması, kendi tanıdığı kişi veya mekanlara atıfta bulunması ve herkesin kendi telinde oynamasıdır. Başka bir tehlike ise tanınan ortak mekân veya kişi için tarafların farklı yargılara sahip olmasıdır. (Ortak tanıdığımız Ahmet bence iyi adamdır ama belki karşımdaki hiç öyle düşünmüyordur.) O zaman başka noktalara atlanır, yeni benzerlikler aranır. Yakınlık duyulan konuşmaların iyi tarafı ise ortak tanıdık, mekân veya kişiler üzerinden sohbet devam eder ve ortamda sıcak bir atmosfer oluşur. Ya sonra? Dostluk, bir kişiyi tanımak, onunla birlikte iyi vakit geçirmek bir sonuç olabilir. Taraflar da bu durumdan memnun olabilirler. Bu arada eğer bir taraf karşı taraftan bir talepte bulunacaksa (ikna, satış, onay, aracılık) bunun zemini oluşturulur. Ama arkasında başka bir amaç yoksa da insanlar yalnızca mutlu olur böyle bir arayış ve konuşmadan.

Bütün bu yakınlaşma ve ortak nokta arayışının belki temel bir nedeni daha vardır. Bir çıkarınız olmadan da bir ortak nokta kuruyorsanız, hiç tanımadığınız bir kişi ile konuşma başlatıyor ve devam ettiriyorsanız, ilişki kurmayı ve ilişki sürdürmeyi seviyorsunuz demektir. “Seviyorum da nereden geliyor bu sevme, yoksa herkes sevmez mi bu davranışları?” diye sorabilirsiniz. Biz herkesi kendimiz gibi sanırız ama başka insanlar bizim gibi olmayabilirler. Her insanın doğuştan içinde bulunan, bebekliği sırasında gelişen, çocukluk çağlarında olgunlaşan, ihtiyaçlar hiyerarşisinde temelinde var olan üç ana güdüden biri ilişki güdüsüdür. McClelland’ın (1917-1998; A.B.D.’li psikolog) ihtiyaçlar teorisine göre ilişki güdüsü yüksek olan kişiler diğer insanlarla uyumlu ilişkiler kurmak isterler. Öte yandan bu güdüsü baskın olan kişiler, diğer insanlar tarafından kabul görmekten hoşlanırlar. Bu güdüsü yüksek insanlar, içinde bulundukları, birlikte çalıştıkları grubun normlarına uymayı tercih ederler. Proje gruplarında diğer insanlarla birlikte çalışmak onları mutlu eder. İş arkadaşlarıyla birlikte çalışırken daha üretken olabilirler.

Bilim adamlarının söyledikleri doğru olabilir; bununla beraber gerçek olan birkaç nokta var. İnsanlar doğarken yalnız doğarlar. O zaman başkasına muhtaçtırlar, bağımlıdırlar. Yetişkin oldukları zaman karşılıklı bağımlılık kavramıyla tanışırlar. Artık yaşamak için sizi besleyen anne baba yerine sizi ilişkisel düzeyde geliştiren ve destek olan, ya da sizin yardım ve desteğinize ihtiyaç duyan başkaları vardır. Bu kişilerle birlikte çalışıp yaşarsınız; belki dost olursunuz belki arkadaş ya da olmazsınız. Tüm hayat karşılıklı bağımlılıkla geçer ta ki ölene kadar. Ölürken de insan, dünyaya geldiği gibi yalnız, yani tek başınadır. Üzülenlerinizin çok olması konuyu değiştirmez. Behçet Necatigil’in belirttiği doğum ve ölüm tarihleri arasındaki (19xy-20zt) tire hayatın özetidir. Karşılıklı bağımlı olsak da kararlarımızın sonucunu biz yaşarız. Yani yalnızlık doğuşta, tarihler arasındaki tirede ve ölümde; kısaca yalnızlık her yerde.

İyisi mi, bu aralığı güzelleştirmek ve yolculuğu anlayıp tadına varmak için etrafa bir göz atın. Önce bir yalnızlığın tadını çıkartın. Sonra farklı ortamlarda farklı durumlarda kararlarınızı verin. Hemşeri mi arayacaksınız, tek başına mı devam edeceksiniz? Seçim sizin.

Fuat Yalçın

Not: İletişim ve İlişki Yönetimi Eğitimine katılarak bu konudaki yetkinliklerinizi artırabilirsiniz. OffCourse'la dünyanın her yerinde, kişisel bilgisayar, tablet veya akıllı telefonunuz üzerinden eğitim alabilirsiniz.